Hepimiz Zenginiz
Eşyalarımızla Gerçek Zenginliği Kazanabiliriz
Yazara ulaşmak için
kalem@hepimizzenginiz.com
Ubuntu Condensed
Ubuntu
Georgia
Arial
A-
A+
A

Bismillahirrahmanirrahim

www.hepimizzenginiz.com © 2012 Her hakkı saklıdır.
Site içeriği kısmen de olsa izinsiz ve kaynak gösterilmeden yayınlanamaz..
web tasarım ve programlama deSen

Eşyalar Sahiplerinin Parçaları Değildir!

“Tabii ki, başka nasıl olabilir!” dediniz değil mi? Bazen öyle gerçekler oluyor ki, aklımız, mantığımız onun doğru olduğunu biliyor, ama kalbimiz idrak ve kabul etmekte zorlanıyor; ölüm örneğin, özellikle kendi ölümümüz… Eşyaların sahiplerinden ayrı varlıklar olduğu da, bu idrak ve kabulü zor gerçeklerden biri belki de. Akıl sahibi hiç kimse onu inkar edemez. Yine de insanların pek çoğu duygularını, niyetlerini, amaçlarını, davranışlarını, sanki bu gerçeği hiç bilmiyorlarmış gibi, ona aykırı olarak oluştururlar. Biz de o insanlardan biri olabilir miyiz?

DİYELİM Kİ;
•    SON MODEL VE ÇOK PAHALI BİR ARABA ALDIK. İLK DEFA KULLANIYORUZ. DAHA İÇİNE OTURUR OTURMAZ KENDİMİZİ DAHA DEĞERLİ HİSSEDER MİYİZ?  
•    TORUNLARIMIZ VAR VE BİZİ ZİYARETE GELDİLER. OYNARLARKEN YANLIŞLIKLA ORTA SEHPAHANIN ÜZERİNDEKİ BİR ŞEYİ KIRDILAR. O KIRILIRKEN, BİZİM DE CANIMIZ YANAR MI?
•    ONLARI EDİNDİĞİMİZDE İNSANLARIN BİZE DAHA SAYGI / SEVGİ / TAKDİR İLE YAKLAŞACAKLARINI DÜŞÜNDÜĞÜMÜZ EŞYALAR VAR MI?
•    BİR GÜN YANIMIZA SADECE AİLEMİZİ ALIP BAŞKA BİR YERE GİTMEMİZ GEREKSE, GERİDE KALAN BAZI EŞYALARIMIZ İÇİN SANKİ BİR PARÇAMIZI GERİDE BIRAKMIŞIZ GİBİ HİSSEDER MİYİZ?
•    SOSYOLOG BİR ARKADAŞIMIZ BİR DENEY İÇİN BİZDEN YARDIM İSTEDİ. ELBİSELERİMİZİN HEPSİNİ ALDI. YERİNE TEMİZ, ÜTÜLÜ AMA DÜZ RENK BİR KUMAŞTAN DİKİLMİŞ, ÖZELLİKSİZ VE BİRAZ ESKİ BİR KIYAFET VERDİ. BİR SÜRELİĞİNE HER YERDE BUNU GİYMEMİZİ, HİÇ KİMSEYE BİR ŞEY ANLATMADAN ONLARIN TEPKİLERİNİ GÖZLEMLEMEMİZİ SÖYLEDİ. ONLARI GİYİP ARKADAŞ TOPLANTISINA, İŞE, ALIŞVERİŞE GİTTİĞİMİZDE BAŞTA BİZ KENDİMİZİ EKSİLMİŞ HİSSEDER MİYİZ?
•    BİR DAVETE GİTTİK. İKİ TANE TANIMADIĞIMIZ İNSAN VAR. BİRİNİN GÜZEL KIYAFETLERİ, KALİTELİ BİR ARABASI, MARKA BİR SAATİ, PAHALI AYAKKABILARI VAR. DİĞERİ ÇOK SIRADAN GÖRÜNÜYOR. BU İKİ İNSANA HATIRLARINI SORARKEN, FARKLI SES TONLARI KULLANIR MIYIZ?


İnsanla eşyanın varlık sınırlarını karıştırdığımızda işte böyle oluyor: Sanıyoruz ki eşyalarımız “biz”in parçaları olacak kadar “bizim”ler… Bu manada elimizden, kolumuzdan, ayağımızdan, aynadaki görüntümüzden çok da bir farkları kalmıyor bilinçaltımızda. 

Bu yüzden, yani eşyalarımızı kendimize kattığımız için, bir şey olmak veya bir şey olduğumuzu anlatmak için onları kullanıyoruz. Saygın olmak, üstün olmak, farklı olmak, sınıf atlamak, kabul görmek, sevilmek, sayılmak için mesela… Değerli bir eşya edindiğimizde, zannediyoruz ki kendimiz değer kazandık! Benzer şekilde, karşımızdaki insan için de aynısını düşünüyor, eşyalarının onun bir parçası kabul ediyoruz. Bu durumda eşyalarının vasıfları, aslında kişinin kendi vasıfları oluyor.
 
Bunun ne kadar mühim sonuçları olabileceğini görmek için, eşyalarla insanların varlık sınırlarını ayıramayan bir topluma şöyle bir bakabiliriz:
•    Böyle bir toplumda insanlar eşyalarına aşırı derecede bağlı. Eşya sevgisi, insanların kendi kendilerini sevmesine karışmış. Çünkü onların gözünde eşya, kendilerinin bir parçası ve o gittiğinde eksilecekler. Bu yüzden kolay kolay hayır yapamıyor, zekat, sadaka veremiyorlar. Yığıp biriktiriyorlar. Sigorta sektörü gelişiyor, bankacılık sektörü gelişiyor, depolar, evler, dolaplar daha çok eşya alabilmek için büyüyor…  
•    Bu toplum, tam bir “sahiplik toplumu”. İnsanlar sadece kendi parçaları olan şeylere çok iyi bakıyorlar. Paylaşım, ortak mülkiyet veya ortak kullanım azalıyor. Örneğin, ne kadar mükemmel bir toplu taşıma sistemi geliştirilirse geliştirilsin, araba satışları asla düşmüyor.  
•    İnsanlar daha değerli, daha saygın, daha kendine güvenli hissetmek için daha hızlı ve daha çok edinmeye meyilli oluyorlar. Alışveriş hayatın en temel aktivitesi haline geliyor.

Aşağıdaki afişler, ünlü bir markanın kataloğunda yer alıyordu. Hangi stratejiyle hazırlandıkları çok aşikar değil mi?

  


 

Bu elbiseler, büyük şehirde yaşayan, belki eski bir apartmanda oturan, kalabalıkların arasında seyahat eden insanların üzerinde. Ama bu insanlar diğerlerinden büyük! Bir insana “bu markayı giyersen, farklı ve üstün olursun” demenin bundan daha direkt bir yolu yoktur herhalde.   

•    İnsanlar eşyalarına bakılarak değerlendirildiklerinden “değer biçme” süreci tamamen görüntüyle ilgili ve anlık olur. Artık “GÖRÜNTÜ (İngilizce karşılığı ile İMAJ) HERŞEYDİR!”: "Bir kıyafet değil, bir hayat seçersin…" Ramsey London

Böylece:

 o    “Akıllı görünmek” ile “akıllı olmak”; “asil görünmek” ile “asil olmak”; “dindar görünmek” ile “dindar olmak” arasındaki fark yavaş yavaş kalkar. Sembol aslın yerini almaya başlar. Değerlerin için boşalır. Mesela “aydın” olarak anılmak için okumak, anlamak ve anlatmak yerine sadece çerçeveli bir gözlük ve bir boyunbağına ihtiyacımız olur.
o    Kısa yoldan değer kazanma yolu açılır. İnsanlar çalışarak üstün fikirler, eserler, huylar, vasıflar edinmeye uğraşacaklarına, doğru imajı sağlayacak eşyalar edinirler. Bu hem daha zahmetsiz, hem daha hızlı, hem de daha geçerlidir. Türk filmlerini düşünebiliriz örnek olarak. Köyden gelen bir hanım veya bir taşra kızı, bir gün yepyeni elbiseler ve ona uygun aksesuarla kendisiyle alay edenlerin karşısına çıkar ve herkes ona hayran olur. Dün güldükleri insan, bugün ne kadar değişmiş, aniden ne kadar değerli, ne kadar sevilesi bir insan olmuştur…  
o    Sahip olduklarını göstermek, sahip olmaktan çok daha önemli olur. İnsanlar bunun için vitrinler hazırlamaya başlarlar. Evler, kıyafetler, arabalar, her şey birer vitrine dönüşür.
o    Beden büyük önem kazanır. İnsanlar belirlenmiş olan güzellik standartlarına uyabilmek için estetik ameliyattan tuhaf beden egzersizlerine kadar pek çok yolu denerler. Bunlara bir örnek aşağıdaki “gülüş terbiyecisi” olabilir.  


 


•    Eşyaların değerlerini vasıfları değil, kimler tarafından kullanıldıkları belirler. Çünkü kullanıcı ile eşyanın sınırları birbirine karışmıştır. Bu yüzden: 

o    Sübjektif ve değişken bir kalite anlayışı vardır. Beğeniler moda gibi araçlarla kolayca şekillendirilebilir.
o    Eşyaların pazarlanmasında “idoller” kullanılır. Hepimizin onlara hayran olması, onları taklit etmesi, onlar gibi olmaya çalışması için sürekli gözümüzün önünde tutulan bu insanlar, görünüşte mutlu, güzel/yakışıklı, şöhretli ve işlerinde başarılıdırlar. Ancak yaptıkları işler hiçbir zaman ciddi bir düşünce temeli içermez ve daima görüntü ile ilgilidir: futbolculuk, şarkıcılık, mankenlik gibi... Onları futbol oynarken, şarkı söylerken, podyumda yürürken “görürüz” ve “görüntü”leriyle hatırlarız, fikirleri veya eserleriyle değil. “Görüntü her şeydir” fikrini destekler şekilde, idoller birer “imaj” yani “görüntü”dür. Yaşam tarzları ve sahip olduklarıyla, bize onlar gibi başarılı, mutlu ve üstün olmamız için hangi eşyaları edinmemiz gerektiğini anlatırlar.

Bu tabloyu daha üzücü hale getirecek detaylar ekleyebiliriz. Ama bu kadarı eşyayı insanın parçası sanmanın, basit ve masum bir algılama hatası olmadığını göstermekte yeterli sayılabilir…

Her ne kadar bahsettiğimiz toplum bize bugünü çağrıştırıyorsa da, bunun yeni bir şey olmadığını tahmin etmek de zor değil. Bu algılama hatasına düşen insanlara dair Kurani bilgiler mevcuttur. Bunlardan biri firavundur mesela… Eşyalarını mezarlarına götürecek kadar kendi parçaları sanıyordu o:


Firavun, kendi kavmi içinde bağırdı: Ey kavmim, Mısır'ın mülkü ve şu altımda akmakta olan nehirler benim değil mi?
Zuhruf 33

O, malının, kendisini ebedileştirdiğini sanır.
Hümeze 3

Dediler ki: "Yerden bize bir pınar fışkırtmadıkça, yahut senin hurmalardan, üzümlerden oluşan bir bahçen olup, aralarından şarıl şarıl ırmaklar akıtmadıkça, yahut iddia ettiğin gibi, gökyüzünü üzerimize parça parça düşürmedikçe, yahut Allah'ı ve melekleri karşımıza getirmedikçe, yahut altından bir evin olmadıkça, ya da göğe çıkmadıkça sana asla inanmayacağız. Bize gökten okuyacağımız bir kitap indirmedikçe göğe çıktığına da inanacak değiliz." De ki: "Rabbimi tenzih ederim. Ben ancak resul olarak gönderilen bir beşerim."

İsra 90-93 

TARTMA “Eşya insanın bir parçası değil, doğru. Ama onun vasıflarıyla ilgili bazı ipuçları vermiyor bu bize? Öyleyse, bizim kendimizi eşyalarımızla anlatmaya çalışmamızın veya eşyalarına bakarak insanlarla ilgili sonuç çıkarmamızın nesi yanlış?” diye bir soru gelebilir aklımıza. 


Sizce yukarıdaki kadın nasıl birisi? Mesleği ne, nasıl bir sosyal statüsü var? Veya bu adam ne kadar önemli bir insan olabilir? Peki, arabalardan hangisinin sahibi daha zengindir?
 
Elbette ki insan, akıl sahibi bir mahluk olarak, gördüklerini değerlendirir ve bunlardan bir sonuç çıkarır. Eşyalara bakarak insanlarla ilgili ipuçları elde etmek de gayet normal bir şeydir. Özellikle insanların komşularını bile çok az tanıdıkları, kişiler hakkındaki değerlendirmenin anlık olarak yapılmak zorunda olduğu büyük şehirlerde yaşayanlar için… Ancak burada birkaç sorun var:

1.    Eşyalar gerçekten doğru ipuçları mı veriyorlar? Yoksa yanıltıcı olabiliyorlar mı? Özellikle “görüntü her şeydir” fikrinin yerleştiği bir toplumda, eşyalar kişilerle ilgili gerçekleri yansıtmaktan çok uzak düşebilirler. Mesela, marka elbiseler giymiş bir genç, zengin bir işadamının oğlu değil, bu elbiselerin çok iyi yapılmış taklitlerini bulmuş bir gecekondu sakinidir belki de. Tam tersi de mümkün; bazı insanlar eşya seçerken, dünyaya kendileri ile ilgili bir mesaj vermeyi hiç ama hiç göz önünde bulundurmuyor olabilirler. Yukarıdaki örnekler bunu anlatıyor biraz. Resimdeki kadın, Yemen’li bir doktor. Adam ise İran cumhurbaşkanı. Arabalara gelince, soldaki dünyanın en zengin on insanından birine ait. Sağdakinin ise şöyle bir hikayesi var: 2005 yılında, bir İngiliz radyo sunucusunun eşi, aldatıldığını öğrenmiş ve kocasını cezalandırmak için spor arabasını internet üzerinden, 1 TL civarında bir paraya satışa çıkarmıştı. Araba bir kaç dakika içerisinde satıldı… Dolayısıyla bu araba, umulmadık bir nasip olarak ona sahip olan, belki de orta halli bir kişiye ait. Demek ki eşyadan çıkardığımız ipuçları bazen doğru olmayabilir.

2.    Yukarıdaki örneklerin uç durumlar olduğunu göz önünde bulundurarak, eşyadan çıkardığımız ipuçlarının doğru olacağını varsaysak bile, bunlardan edindiğimiz bilgiler bir insanı tanımada, değerlendirmede kullanabileceğimiz şeyler midir? Eşyalar bize bir insanın ancak ne kadar zengin olduğunu veya nasıl bir imaja, tarza sahip olduğunu gösterebilir. Tamam...  
a.    ZENGİNLİK: Ne kadar zengin olduğu nasıl bir bilgi verir bize bir kişi hakkında? Zenginlik, maddi kazanç getirmiş bir başarının ifadesidir… Marka bir saat, bu beni koluna takan çok iyi bir işadamı diye bağırır. Pahalı bir ev, ev sahibesinin adına ben yüksek dereceli bir memurun eşiyim der. Tam tersi olarak, eski model bir araba, “ben bu düzende çok para kazanmayı başaramadım” etiketini şoför koltuğunda oturana yapıştırıverir.

Son derece dünyaya dönük bir başarı kriteri sunar bize eşyalar. Bu her zaman güzel bir şey de değildir üstelik. Mevcut düzen maddi başarı için merhametsizlik hatta aldatmaca gerektiriyorsa mesela, en zengin olan, en merhametsiz ve en cin fikirli olandır. İnsanlarla ilişkilerini maddi başarıya göre kuran biri için, eşyalar bir insanı anlatıyor olabilir. Ama BİZ öyle bir insan mıyız? BİZİM bir insanı değerlendirmekteki kriterimiz bu mu?

“Hz. Rasulullah‘ın [s.a.v] meclisine bir adam uğradı. Efendimiz [s.a.v] yanında oturan sahabîye - Bu nasıl birisidir? diye sordu. O da: - Mal ve itibar olarak insanların en ileri gelenlerindendir. Vallahi bu adam bir kadına talip olsa onu hemen kendisine verirler, birisinin işi için aracı olsa aracılığını kabul ederler, bir konuda söz söylese sözünü dinlerler, dedi. Rasulullah (s.a.v) sukut etti. Sonra meclise bir adam daha uğradı. Efendimiz (s.a.v): - Bu adam nasıl birisidir? diye sordu. Sahabî: - Ya Rasulallah! Bu adam müslümanların fakirlerinden birisidir. Bir kadına talip olsa onu kendisine vermezler, bir iş için aracı olsa itibar etmezler, bir konuda görüş bildirse sözünü dinlemezler, dedi. O zaman Rasulullah (s.a.v): - Bu fakir adam, şu ilk bahsettiğin tiplerin bir dünya dolusundan daha hayırlıdır, buyurdu.
Buhârî, Rikak, 16

b.    İMAJ/ TARZ: Bu da bir insanın nasıl olduğunu değil, yalnızca nasıl görünmek istediğini anlatmaz mı? “Her gördüğün sakallıyı molla zannetme” derler. Bir insanın ilmini, ahlakını, zekasını, merhametini, samimiyetini, takvasını eşyalarından anlayabilir miyiz? 

“Size cennetlikleri bildireyim mi? Onlar hem zayıf oldukları hemde halk tarafından zayıf görüldükleri için kimsenin önemsemediği ve fakat şöyle olacak diye yemin etseler, isteklerini Allah’ın gerçekleştireceği kimselerdir.
Size cehennemliklerin kimler olduğunu söyleyeyim mi? Katı kalbli, kaba, cimri ve kurularak yürüyen kibirli kimselerdir.”
Buhârî, Müslim

Yani, evet; eşyaları insanlarla ilgili bazı ipuçları verir. Ama bunlar o insanın vasıfları veya değeri açısından hiçbir şey ifade etmez; o insanı bize tanıtmaz. Bir insanı eşyalarıyla tanıyamayız. 


Tekrar ifade etmek gerekirse, eşya ile insanın varlık sınırlarını karıştırdığımızda, biz çok ciddi bir algılama hatası yapmış oluruz. Peki, bu algılama hatasına düşmemenin, düştüysek de kurtulmanın yolu nedir? Eşyayı kendimize katmayacağız diye, eşya edinmekten kaçınmak, düşük standartlarda yaşamak, teknolojiden faydalanmamak, iptidai çözümlere razı olmak mı gerekir? Eşyayı değer kazanmak veya bir kimlik edinmek için kullanmamanın yolu “Ben eşyayı hiç önemsemiyorum” mesajı verecek şekilde özensiz olmak mıdır? Bu da bir çeşit eşyayla kimlik edinmek sayılmaz mı? İnsanların değerlerini eşyaları belirlemez diye düşünürken, sırf daha ucuz eşyaları var diye birine “mütevazı” demek çifte standart değil mi? Tevazu başka bir şey… Onda asıl olan az veya çok, ucuz veya pahalı, gösterişli veya gösterişsiz eşyalar edinip edinmemek değil, bizim tercihlerimizin altında yatan anlayış... Anlayış doğru olmazsa, eşyanın sayısı veya nitelikleri bir şey değiştirmez. Yapmamız gereken şey, anlayışımızı düzeltip İslam’ın getirdiği standarda uydurmaktır.

NEDİR İSLAM’IN GETİRDİĞİ STANDART? İslam eşya ile insanı birbirine karıştıran hatalı yaklaşımı paramparça edecek bir bakış açısı sunar bize:
1.    Eşyanın bize ait değil, bize emanet olduğunu, Allah’ın dilediğinde bu emaneti bizden geri alacağını bildirir. Bkz “bir sonraki başlık”.
2.    Gösteriş olsun, daha üstün ve değerli görüneyim diye eşya edinmekten bizi men eder. Bkz “eşyanın gayrı meşru işlevleri”.
3.    İnsanlara giysilerinden, evlerinden, arabalarından, yani mal-mülk, servet ve eşyalarından ötürü değer verilmesini yasaklar. Hatta Peygamberimizin (SAV) örnekliğinde, hepimiz için bir yol gösterici olarak, bu konudaki hataları en şiddetli şekilde düzeltir.

 “Kendisine o âmâ geldi diye Peygamber yüzünü ekşitti ve öteye döndü. (Ey Muhammed!) Ne bilirsin, belki de o arınacak yahut öğüt alacak da bu öğüt kendisine fayda verecek. Kendini muhtaç hissetmeyene gelince; Sen, ona yöneliyorsun. (İstemiyorsa) onun arınmamasından sana ne!”
Abese 1-7.

Benzer şekilde, insanların bazı eşyalara, mal-mülke sahip değiller diye, asla değer kaybetmediklerini de anlatır:

Aramızda öyle garipler vardır ki, bazen insanlar onlara selam vermeye tenezzül etmez. Halbuki Allahu Teala onların sebebiyle yeryüzüne yağmur yağdırmakta, rahmet indirmekte, müminlere manevi yardım etmektedir.

Siyah bir kadın – veya genç– Mescid–i Nebevî’yi süpürürdü. Bir ara Resûlullah (SAV) o kadını –veya genci– göremeyince onun nerede olduğunu sordu. “Öldü” dediler. Hz. Peygamber: “Bana haber verseydiniz ya!” buyurdu. Sahâbîler o kadını –veya genci– önemsememişlerdi. Resulullah (SAV) sözüne devamla “Bana mezarını gösterin” buyurdu. Mezarını gösterdiler. Resulullah (SAV) onun cenaze namazını kıldıktan sonra şöyle buyurdu: “Bu kabirler orada yatanlar için zifirî karanlıktır. Üzerlerine kılacağım namaz sebebiyle Allah Teâlâ onların kabirlerini aydınlatır."
Buhârî, Müslim

Yani dinimiz, bize bir insanın sadece takvasından ötürü değer kazanacağını bildirir:

"Allah sizin ne dış görünüşünüze ne de mallarınıza bakar. Ama O sizin kalplerinize ve işlerinize bakar." 

Müslim, Birr, 33; İbn Mâce, Zühd, 9; Ahmed b. Hanbel, 2/285, 539

Takvalı insan, ister çok eşya ile rahat içinde, ister az eşya ile sıkıntı içinde yaşasın, değerlidir. Takvasız insan, ister zengin, ister fakir olsun, değersizdir. Kendi değerimiz de, başka insanların değeri de bu kurala göre ölçülür. 

Burada iyice anlamamız gereken şu: Eşyalarla bizi bağlayan tek şey, Allah’ın onları bize bir süreliğine emanet etmiş olmasıdır. Onlar bizim parçalarımız sayılamazlar. Tam olarak bize ait bile değiller. Bize değer katmazlar. Bizden değer eksiltmezler. Biz de onlara değer katmaz veya onlardan değer eksiltmeyiz. Bir adamın özel dikilmiş bir takım elbise içinde, kolunda marka saati, elinde marka telefonu, son model arabasını kullanırkenki değeri ile, bunların hepsi elinden alındığındaki değeri aynıdır.

Biraz düşününce insan anlar ki İslam’ın bize öğrettiği, aslında bir özgürlük iksiridir; şöyle: İnsanın bir irade sınırı vardır. Onun cüzi iradesi, sadece kendi karar ve davranışlarını kontrol edecek kadardır. Eşya bu alan içerisinde değildir. Bu yüzden, eşyayı kendisinin bir parçası gibi gören insan, benliğini iradesinin yetmediği yerlere dağıtmış olur. Gideremeyeceği endişelere kapılır, uykuları kaçar. Bir yanda sağımıza solumuza asılmış eşyalarla ağırlaşmış, irademizin yetmediği yerlere dağılmış, nereye yetişeceğini şaşırmış bir benlik var; diğer yanda ise fazlalıklarından arınmış, temizlenmiş, sınırları net ve doğru bir benlik... Gerçekten ne büyük bir özgürlüktür: Biz de herkes gibi, değeri ancak Allah katında fayda sağlayacak şeylerle ölçülen çırılçıplak birer insanoğlu olduğumuzu idrak ettiğimizde, ruhen rahatlarız.